27 Mayıs 2012 Pazar

Sahibinden Kiralık

4 Trees, Egon Schiele (1917)


Depozito istemem,
sonraki yıl çıkmanı,
hatta zam da yapmam söz...
-fakat bilirim kiracısın,
günü gelince taşınacaksın başka gönle
yalnız, gideceğin güne kadar
lütfen çizme, 
henüz boyanmış duvarlarımı,
istediğin kadar kal
yeter ki kırma
sadece iyi bak gönlüme…


22 Mayıs 2012 Salı

İçimde karanlık bir dünya...

Impression, Soleil Levant; Claude Monet (1872-1873)


İçimde karanlık bir dünya… Karanlık ama öyle böyle değil. Büyük patlamadan önceki tarifsiz sessizlik ve karanlık gibi… Her an bir kıvılcım çakacak, kalbimden dışarı uğrayacak olan karanlık madde beni ve etrafımdaki her şeyi içine alıp yok edecek gibi. Şu an, benim için ve sizin için artık şu an olmayan şu anda, Bach çalıyor… Karanlıktaki ilk müzik bu muydu acaba? Yo hayır bu değildir. Belki de gözlerimi açmazdan duyduğum ilk müzik Annem'in sesiydi. Hatta şu an eminim bundan. Karanlık bir maddenin her an kalbimden dışarı uğrayabileceğine emin olduğum kadar eminim. Garip bir dinlenme süreci… Birkaç gündür repo olmanın verdiği rahatsız edici bir rahatlık, birikmiş olan kitapları yine aynı anda okuma telaşı. Hiçbir zaman bitmeyecekler gibi. Yazımına yıllar yıllar evvel, hatta ne zaman başladığımı bile unuttuğum Dağ romanı gibi, sonrasında başladığım ikinci romanım ve hatta üçüncüsü gibi. Hayatı da böyle yaşıyorum işte. Birini bitirmeden diğeri, diğeri soluklanmadan öteki… Erken mi öleceğim yoksa? Ondan mı bu telâşım. Birini bitirmeden diğerini kucaklamaya koşan kollarım. Oysa tersi olmalı. Eğer erken öleceksem, o halde önce bitirmeliyim ilkini, demlenince üzerinden geçmeliyim ve sonra gelmeli ikincisi ya da üçüncüsü ya da hiçincisi…

İçimde karanlık bir dünya… Kalbimden fışkıracak ve beni de içine alıp nefessiz kalarak da yaşanabilen bir yere götürecek, mesela Sayron Gezegenine. Belki orada film çekerim. Aslında kafamda hep film çekerim ben, bir de çok gülerim -halime… Evet hayatımın garip köşeleri gibi kafamdaki filmler de, onlar da yarım yamalak. Mesela bir filmdeki kör kadın -özellikle kör, görme engelli değil bu sefer- şarkı söylemeye başlarken, başka bir senaryodaki başka bir kadın içine alacak kadar sevdiği ötekini öldürür, başka bir tanesinde adam geçmişinden kaçarken tam da geriye dönüverir -ki o dönüş belki de yeni bir başlangıçtır ya da başka bir senaryodaki adam şemsiye fabrikasının bahçesinde dans eder… İşte! Bak hepsi bölük pörçük, hepsi hem benim içimde hem dışımda… Belki de yeniden fotoğraf çekmeye başlamalıyım. Belki o zaman kafamı salim günlerimdeki gibi tekrar toplayabilirim. Öyle ya, evet! Fotoğraf çekmek! Sergi için çektiğim fotoğraflar beni bir nebze toplamıştı. Belki de karanlık maddenin dışıma taşmasını önleyecek tek şey karanlık bir oda ve içinde onları kucaklamamı bekleyen kareler… Ah kareler! Durağan kareler. Sizi hep sevdim ve sevmeye devam edeceğim. Ama bilmem ki, biraz da hareket etseniz. Hani 24’ünüz birden sıraya dizilse de saniyeleri, dakikaları, saatleri oluştursanız… Bach hâlâ çalıyor. Adını bilmediğim ve hiçbir zaman isimlerini ezberlemediğim fakat tınısından çıkarabileceğim bir Bach parçası… İçimde karanlık bir dünya Bach dinliyor. Aynı parçayı başa sarıp sarıp dinliyorum. Adını merak etmiyorum. Müzik araştırmacıları merak etsinler ve müzisyenler ezberlesinler, uzun ve garip isimleri… Ben Erkin Koray dışında hiçbir şarkıcının şarkısını ezbere bilmem. Belki biraz Ortaçgil, belki azıcık Kızılok… Ama Ortaçgil de bilmez, şarkılarını ağzına nasıl denk gelirse öyle söyler…

İçimde karanlık bir dünya, dışıma uğramak için cebelleşiyor. Basık bir evin basık bir tavanı gibi, kaburgalarım kalbime basıyor. Kalbim ne yapsın zavallı, kürek mahkûmu gibi koşturuyor yine bir oraya alyuvar, bir buraya akyuvar. Aslında kabahatin büyüğü onda. Bu kadar iyi olmayacaktı. Sahi iyi biri miyim ben? Ya da iyi biri olmaya mı çalışıyorum? Yahut kötü biriyim de iyi biri gibi davranarak hepinizi kandırıyorum… 

İçimde karanlık bir dünya! Öyle böyle değil. Karakterler… Yüzlerinin yarısı var, diğer yarısı karanlıkta, bir konuşuyor bir susuyorlar. Ben onlara, memesinde süt bitmiş anne gibi avutucu birkaç şey söylüyorum, birkaç diyalog yazıyorum onların adına not defterlerine, sonra defterleri kapatıyorum, veresiye vermekten bıkıp usanmış bir bakkal gibi moralim bozuk…

Nasıl bir süreç bu? İçimdeki karanlık delik beni de yutar mı? Yutarsa geriye benden ne kalır? Hiç parlamamış ve parlamadan sönmüş bir yıldız mı? Güneş de bir yıldız, sandığımızın aksine evrendeki en küçük yıldızlardan. O sönse mesela ya da biri yutsa onu, ufalsa ufalsa ufalsa, olsun yine de şöyle demez mi ölürken “Ben parlayan bir yıldızdım. Şimdi gönül rahatlığıyla ölebilirim. Oysa sen C, sen nesin, içinde karanlık bir dünya taşıyan bir hiç.”

İçimde karanlık bir dünya. Birbiri ardına dönüp duran senaryolar, şiirler, öyküler, romanlar, Bach… Kafamı toparlamalıyım. Güneş haklı. O öldüğünde görevini yerine getirmiş biri gibi ölecek. Ölüm ne kadar yakınsa yakın, ne kadar uzaksa uzak… Zaman şakacıdır ve ben el şakalarından hiç haz etmem. Öyleyse o şakasını yapmadan kafamı toplamalıyım. Daha söylenecek şiirler, yazılacak romanlar, çekilecek filmler var… Ha bir de Eflâtun!

İçimde karanlık bir dünya. Karanlık ama öyle böyle değil…


21 Mayıs 2012 Pazartesi

Pazartesi

Girl With a Pearl Earring, Johannes Vermeer (1665)

Salı utanırcasına büküyordu
sağ ayak burnunu yere,
Çarşamba gözlerini kaçırıyordu.
Perşembe gelmemişti henüz
geleceğe de benzemiyordu
Cuma kızdı bana biliyorum,
şart koydum diye onlara
Cumartesi?
o çok oldu gideli Pazar’a
sırtında bir utanç çuvalıyla…

Hepsi söz vermişti bak
ama biri tuttu işte
hep kızarız ya Pazartesi’ye
ama bir tek O,
yalnız O
gelirken getirdi
seni, bana…

Nisan 2012

20 Mayıs 2012 Pazar

Zaman Haikusu

Death of Marat I, Edward Munch (1907)

Zaman sebepsiz
alır hissedişleri
kırık kollarım...

17 Mayıs 2012 Perşembe

Adına

The Nightmare, Henry Fuseli (1781)


Adına şiir yazılacak kadar güzelsin,
adına ağlayacak, uykularda sayıklayacak
adına savaşılacak
hatta
adına atomu parçalayacak kadar güzel…

Fakat güzel olman seni iyi kalpli yapmaz ki…

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Yüz

Yarı Batık Köpek, Francisco Goya (1819-1823)


Yüz,
düşer dışıma
kırgın bakar,
somurtkan, ıslak, çelimsiz…

Nisan 2011


15 Mayıs 2012 Salı

Ten


Madonna, Edvard Munch (1894-1895)

  
“Sağlıcakla kal” dedi ve gitti.

Defalarca söyledim ona şu baharatlı kokuyu kullanma diye. Oysa inatla sevdiğini, benden bile eski olduğunu söylerdi kokusunun… Koku! İnsanlık tarihinden bile eskidir koku ve baharatlar. Fakat baharatlar sadece yemeklerde kullanılmalı… Kokular, çiçeklerle bezeli bir bahçe olmalı öyle sürünülmeli tene. Ki ten akışkandır bakmayın siz öyle durduğuna. Biz yürüyünce yürüdüğüne, diğerinin teniyse bahsettiğimiz, o uyuduğunda uyuduğuna bakmayın. Ten hiçbir zaman uyumaz! Ten, dedim ya akışkandır, her dokunduğunda başka bir hissediştir, her kucakladığında başka bir sıcak. Ama olsun da akışkan olsun, uyumasın da hep uyandırsın sabaha… Ancak asla, fakat asla, ama asla soğuk olmasın!

Sadece ölünce mi soğur sanırsın teni? Düşün bakalım, biraz ısınsın beyin hücrelerin, sinir uçların teni düşlesin…

Tamam arada bir ılırdı teni. Fakat hiç soğumamıştı. Dedim ya tenler her zaman sıcak olmak zorunda değildir ve Eflâtun her zaman kucaklamaz bedenimi, bedenini, bedenleri… Onun kolları sevgi söz konusu olduğunda ne denli uzun ve kapsayıcı olsalar da bazen kısacık kesiliverirler. Bir sütün yoğurda kesmesi gibi… Artık ne süt süttür ne de Eflâtun kucaklayıcı… Çünkü kollar istediğini kucaklar, istemediğini boğar…

Uzun, siyah saçlarını uzun uzun yıkadı. Her su damlasında yeniden düşüyor, her düşüşte kafasında bir şeyler kuruyor gibiydi. Vardı bir terslik. Gerçi terslik her zaman vardır. Her kadının doğası terslik üzerine kurulmuştur bazen. Ya da haksızlık ediyorum. Şöyle demeliyim esasında: İnsanın olduğu her yerde terslik vardır. İllaki bir şeyler ters gider ve hayat tersliklerle mutluluk anlarının toplamından ibarettir.

Belliydi. Somurttuğunda ortaya çıkan şaşkın ifade yerine, kızdığında beliren gözaltı şişlikleri vardı yüzünde. Uslu bir kızın, arada bir şımardığında ortaya çıkan utanma duygusuyla ‘kırk yılda bir şımarıyorum bunu da bana fazla görme’ diyen bakışları arası bir kızgınlıktı gözaltlarındaki… Yıllar yılı saklanmış ya da biriktirilmiş çocukluktan kalma haylazlık hayalleri ve bu hayallerin ertelenmesinin bütün sorumlusu benmişim gibi, gözlerimin içine içine bakan kızgın gözler ve gözaltları…

Dedim ya! Belliydi işte banyoya saçını yıkamaya giderken, aslında sadece saçını yıkamaya gitmediği… Meğer ne çok şey biriktirmiş de, akıtmaya gitmiş saç tellerinden. Oysa tamamı akmamış… Akmış olsaydı, üzerime akıttıkları neydi o zaman…

“Sağlıcakla kal” dedi ve gitti. Kolları kısacıktı. Teni bir ölüm sessizliği kadar soğuktu ve bir baharat kokusu sarmıştı bütün evi…

Mart 2012

12 Mayıs 2012 Cumartesi

Kar

Hunters in the Snow, Pieter Brueghel (1565)

Büyümedim daha
aklım kar tatillerinde...
fakat birileri çınlar kulağımda:
“eskisi gibi değil kışlar,
yağanın kar olduğuna kanma,
büyüdün artık, bak saçlarına.”

Şubat 2011


11 Mayıs 2012 Cuma

Bugün keyifli bir gündü; bütün engellerin fezaya yükselip kaybolduğu...



Bugün keyifli bir gündü; bütün engellerin fezaya yükselip kaybolduğu... Önce set vardı, daha doğrusu her zaman olduğu gibi sabahtan setteydim. Sette olmak -çok mânâsız bir dizi çektiğimizi düşündüğüm anlarda bile, ki bu sefer hakikaten keyifli bir dizide çalışıyorum- keyiflidir. Fakat keyfimi ikiye katlayan Zeytinburnu KM'de 14.00'da yapacağımız Yorgan Fotoğraf Sergisinin 4. açılışıydı kuşkusuz. Neyse işte, son sahneyi de çekince (benden sonra iki sahne daha çektiler, benim reji arkadaşlarım çok iyidir, kendilerine sevgilerimi sunuyorum ya da sabah yüzyüze sunarım) koştur koştur yetiştim Zeytinburnu KM'ye... Ve inanmayacaksınız ama orada gerçekten işini hakkıyla yapan -bir de üstüne fotoğraf sanatıyla yakından ilgili hatta fotoğraf kitabı bile olan- bir belediye başkanı ile tanıştım. Şaşırdım. İşini hakkıyla yapmak? Türkiye koşulları ve alışkanlıkları dahilinde pek görülmüş bir şey değil...

Neyse işte, sergi pek güzeldi. Bir de unutmadan söyleyeyim Yorgan Altında Kimse Kalmasın Hareketi için çalışma arkadaşlarımın da katkılarıyla, tamamen gönüllülük ilkesiyle ilk spotumuzu da yayınlamış oluyoruz.


Öyle işte...

30 Nisan 2012 Pazartesi

Matruşka

Shalott Leydisi, John William Waterhouse (1888)

İncedir derisi insanın
fakat altında çeperli, demirden bir kalp…
aşılması zor,
aştığında başka bir duvar...
olsun!
Duvarlar?
Ya çarpmak içindir
ya delinmek
ya aşılmak...
öyleyse gönlünce çarp!
Gönlünce del!
Gönlünce aş!
Fakat unutma,
Matruşka’dır her kalp...

4 Nisan 2012 Çarşamba

Anason

The Vampire, Edvard Munch (1893-1894)

Anason kokan
sokaklarında kalbimin
öyle içmiş öyle içmişim ki,
genzimde bir kadın
hem yakar hem sorar:
tek içimlik ömründe
neden hiç sevmedin?

1 Nisan 2012 Pazar

Kadın

Okuma, Goya (1820-1821)

Tepelerinde bu şehrin
bir kadın uyanır;
gözleri mahmur,
gizleri mâsum,
serzenir de serzenir;
ey aşk nerdesin?

Ocak 2012

31 Mart 2012 Cumartesi

Evet hepsi! Evet hepiniz! Evet hepimiz özürlüyüz!

The Lonely Ones, Edvard Munch (1899)

Engeller, aşılmak için inşa edilmiş başarı basamaklarıdır!

Son yıllarda engellilik olgusu üzerine çalışmaya başlayınca daha fazla düşünür oldum. Eskiden de düşünürdüm tabi. Fakat engellilerin kendilerini toplumda yalnız hissetmemeleri için yola çıkınca, haliyle toplumun diğer bireylerinden daha fazla düşünmek gerekiyor -ki ben bu durumdan oldukça memnunum. Düşünebiliyor olmak hayatınızın kimi süreçlerinde size birey olarak acı verse de, toplum için yapılan düşünme mesaileri acı yerine, emin olun bol bol memnunluk veriyor.

Dediğim gibi son yıllarda -daha çok- çalışmaya koyuldum. Neden son yıllarda derseniz, öncesinde benim için sadece insanlar vardı! Amcam mesela, işitme engellidir ve o benim için bir engelli değil sadece insandır. Haliyle ben engelli denilmek zorunda bırakıldığımız insanları engelli olarak dahi görmedim uzun yıllar. Amcamın dışında kalan engelli bireyler benim için (ve bence sizin için de) hep kardeş, teyze, ağabey, marangoz, postacı, bakkal, iş insanı, âşık, maşuk-maşuka, memur, ev kadını, yönetici ve sair oldu (bakmayın siz engelli demek zorunda kalıyorum, sözde engelsiz insanlar anlayabilsin diye sadece)… Fakat bir zaman geldi ki, içine kapanık Cüneyt daha fazla topluma karıştı, sözde sosyal düzenlemeler (toplu ve gerzek eğitim politikaları mesela, müfredata tapan eğitmenler, maaş için öğretmen olanların saçma gözetimleri, yetersiz okul kütüphaneleri, daha sayarım ama gittikçe konudan uzaklaşıyorum -fakat bunlarla da ilgili projelerim var, asla peşini bırakmayacağım projeler) ve sosyal varlık olduğumuz iddiası benim topluma daha fazla karışmama sebep oldu ve ben neler neler neler gördüm, işittim, hissettim yurdumun -sözde gelişmiş metropollerinde doğmama, büyümeme ve halen yaşıyor olmama rağmen- bilinci hatta beyni eksik sokaklarında, caddelerinde ve dahi kültür merkezlerinde! Neler fark etmedim ki! Mesela benim için engelli olarak tanımlandığında bile nezaketsizlik olarak gördüğüm engellenmiş bireylere özürlü diye hitap edildiğini öğrendim. Evet özürlü! (Kaldı ki ben özürlü kelimesini hayatımda sadece şakacı arkadaşlarım ve aptal şakalarım için kullanmıştım, nerden bilecektim birilerinin fiziksel, zihinsel eksiklikler için de aynı kelimeyi utanmadan kullanacaklarını?) Ve böylece insanların engellenmiş bireylerle ilgili hiç de benim gibi düşünmediğini görmüş ve garipsemiş oldum. Engelli tanımlaması tamam da özürlü nedir? Düşünsenize sokaktaki birçok insan, engelli bir birey için bu lafı kullanabiliyor, kamuya ait alanlarda engellilik kavramı anlatılırken resmi dilde kullanılıyor, eğitim-öğretim-yardımlaşma odaklı sosyal merkezlerin adında bile özürlü kelimesi geçiyor. Bu nasıl bir rahatlıktır yahu!

Oysa düşünün bir kere, onlar özürlü değil, özürlü olan biziz! Çünkü bizden fizyolojik, bilişsel ve sair farkları var diye onları dışlayan, (hey size diyorum belediyeler ve onlara bunu hatırlatmayan sizlere!) kaldırımları ve yolları düzenlemeyen, bir down sendromlu bireyi bizden daha sevecen diye garipseyen, göremediği için kendine acımak yerine hayata bağlanmayı başarmış bir görme engelliye acıyan bizler özürlüyüz!

Evet hepsi! Evet hepiniz! Evet hepimiz özürlüyüz! Çünkü bizler, kaldırımlarda onlardan (engelli arkadaşlarım darılmayın bana, sözüm bizimkilere) daha rahat yürüyebildiğimiz, bir otobüse binerken kimseden yardım almak zorunda kalmadığımız, gönlümüzce öğrenme-eğlenme imkânına sahip olduğumuz, istediğimiz her kitabı breille alfabesine ihtiyaç duymadan okuyabildiğimiz, istediğimiz her şeyi sindirim sistemimizde (mesela yutağımızda) sorun olmadığı için gönlümüzce çiğneyip yiyebildiğimiz, âşık olduğumuz insanı görebildiğimiz, annemizin sesini her defasında umursuzca duyabildiğimiz, kimseye ihtiyaç duymadan banyo olabildiğimiz için asıl biz özürlüyüz! Çünkü önümüze konulmuş, bize bahşedilmiş olanı kullan(ama)makta üstümüze yok. Fakat onlar öyle mi? Biz görmemeye çalışsak da nüfusumuzun önemli bir bölümü sözde engelli bireylerden oluşmakta ve siz fark edememiş olsanız da sizlerden çok daha başarılılar. Öncelikle insan oldukları için. Evet şaşırdınız değil mi? Doğru ama, insan oldukları için başarılılar, sonra sizin çoğu zaman elinizi bile uzatmadan elde edebileceğiniz her şeye, onlar gerçek anlamda çaba sarf ederek ulaşabildikleri için başarılılar, bir de sizin kullandığınız ama çoğu zaman ulaşamadığınız anlamda başarılılar… Onlar, bütün zorlukları bir başarı merdiveni gibi görüp birçok insanın başarmayı aklından bile geçirmeyeceği başarılara imza atmış bireyler. Onların sizinki ile aynı alandaki başarısı, üzgünüm ama sizin başarınızdan kat kat kat daha büyük bir başarıdır. Şu an onların kimi santranç şampiyonu, milli sporcu, kimi yazar, sosyal girişimci, iletişim bilimleri uzmanı, sinemacı, kimi müzisyen, kimi bilim adamı vesaire vesaire vesaire… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Fakat şu özürlü kelimesini unutun artık! Çünkü ben özürlü diye hitap ettiğiniz insanların birçok başarı öyküsüne tanık oldum, yeni projelerle de tanık ve kayıtçı olmaya devam ediyorum. Ben bu tanıklıktan ötürü çok mutluyum.

Ne diyordum ben? Ne bileyim bir sürü şey söyledim işte! En iyisi mi siz de tanıklık etmek için;
http://yorganaltindakiler.org/  ve  http://www.facebook.com/yorganaltindakiler sayfalarını ziyaret ve twitter hesabımızı takip edin. Hem orada başarıyı yaşam standardına dönüştürmüş arkadaşlarımızla yapılmış röportajlar da var. Ben onlarla zaman geçirdikçe engellerin, aşılmak için inşa edilmiş başarı basamakları olduklarını fark ettim. Başarmak ya da en azından empati kurmak için mutlaka zaman ayırıp en azından bu röportajları okumalısınız ve ben de tembellik yapmayıp şu kamu spotlarını bir an evvel bitirmeliyim!


*Bir ara da engellilik üzerine gerçekleştireceğimiz projelerden bahsedeceğim.
**Bu yazıdaki tüm açıklamalar ve sair tanımlamalar şahsıma aittir. Yazdıklarım, projeleri işler kıldığımız herhangi bir kişi ya da kurumu bağlamaz.

30 Mart 2012 Cuma

Belki de herşey dokunmakla başladı...

"Dokunuş" (Yorgan Fotoğraf Sergisi'nden bir kare)

Belki de herşey birbirine uzanan iki elle başladı. Uzandı eller, uzandı ve dokundu. Bu, insanın, insan olarak bu gezegende, zamandan ve mekândan soyutlanarak yahut başka bir zaman dilimine geçerek yapabil/diği/eceği en iyi şeydi... Ne de olsa dokunmak hissetmekti, sevmekti, paylaşmaktı; dokunmak insandı.Fakat zaman geldi, insanlar dokunmayı unuttu. Haliyle duyumsamayı, yerine koymayı, candaş olmayı da... Artık insanlar, birbirlerini insan olarak değil yakalı/yakasız, erkli/erksiz... hatta engelli/engelsiz olarak sınıflandırmaya başladı... İnsanlar? Doğuştan ya da sonradan fizyolojik, fiziksel ya da zihinsel farklılıkları yadsımaya, ötekileştirmeye, görmezden gelmeye başladı. Ancak unuttukları bir şey vardı t/özünde herkes insandı. Ana rahminde dinlenip büyüyen bir ceninken de, doğduktan sonra koşullara uyum sağlamaya çalışan bir bebekken de hep dokunan/hisseden ve "insan sıcaklığını" duyumsadığı için hayata umutla bağlanan küçük/büyük/yaşlı insanlar...Aralarındaki fark neydi? Yakalarının rengi, erkin simetri bozukluğu, engelin ya da engelsizliğin türü, insan olmaya; toplumsal hayata, sanat yaşamına katılmaya da mı engeldi? Hem insan, varolduğu andan bu yana estetik bir varlık değil miydi? Öyleydi mutlaka: İnsan estetik bir varlıktır! Bu, onun kadim düşüncesinde/fikrinde/ellerinde... İşte bu yüzden insan, günümüz koşullarında ve lügatinde kelimelerle tanımlamaya çalıştığımız herhangi bir farklı lıktan ötürü toplumsal hayattan, çalışabilme hakkından, sanat yaşamından yadsınamaz, ötekileştirilemez, görmezden gelinemez. İşte bu yüzden görme engelli bir bireyin gözü, görebildiği varsayılan bir gözden çok daha iyi görebilir, fiziksel engelli bir bireyin daha narin elleri, belki daha sıkı kavrayamaz ama daha içten dokunur, işitme güçlüğü çeken bir birey sizden daha iyi duyumsar ve zihinsel engelli bir insan günümüz insanının aksine sizi koşulsuz/yargılamadan olduğunuz gibi sever... İşte bu yüzden görme engelli bir bireyin gözü, görebilen bir gözden daha hoş gözükebilir, fiziksel engelli bir bireyin elleri bir sanat fotoğrafının ana temalarından birisi olabilir, bir engelli bireyin yüzü, gün yüzüne çıkarıldığında sanıldığından çok daha fazla şey söyleyebilir bize...Evet! Herşey birbirine uzanan iki elle başlamış olmalı... İnsanlar; ne ekonomik, toplumsal ne de fizyolojik, fiziksel, zihinsel farklılıkları umursamadan dokunmayı/hissetmeyi hatırlamalılar. İnsan olmak da bunu gerektirmez mi?

*Yorgan Fotoğraf Sergisi için Kasım 2011’de kaleme alınmıştır. Bu proje Engelsiz Sanat Derneği ile yürüttüğümüz Yorgan Altında Kimse Kalmasın Kampanyası kapsamında, kampanyanın ilk ayağı olarak gerçekleştirilmiştir. Sergi Sepetçiler Kasrı, Caddebostan KM'den sonra yoluna Edremit Şükrü Tunar KM'de devam etmektedir. 
Detaylı bilgi için: http://yorganaltindakiler.org/ ve http://www.facebook.com/yorganaltindakiler sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.
**Yakında set arkadaşlarımın da katkılarıyla çektiğim kamu spotları geliyor.
***Ve mutlu bir haber daha! Ama yok bu haberi de sonraki engellilik yazısına saklayayım...

26 Mart 2012 Pazartesi

Uzam Haikusu

Evening, Caspar David Friedrich (1824)

İçinde uzam,
bitimsiz zamanların
kara deliği.

Temmuz 2011

24 Mart 2012 Cumartesi

Aldattı beni, bilinçliydi aptallığım!

Death in the Sickroom, Edvard Munch (1895)


1
Aldattı beni, bilinçliydi aptallığım. Hani bazen duymak istemezsin, çoğu zaman görmek hatta kimi zaman olur, asla ama asla hissetmek istemezsin. Evet, hepimizin başına gelmemiş midir dostum? Benim başıma pek öyle sık gelmez. Ama geldi mi de gitmez. Doğuştan aptalım diyeceğim ama dedim ya bilinçliydi aptallığım. Aşk işte! Uçar uçar da nereye konacağını bilmez. Daha doğrusu bilemezsin. Öyle işte. Birden tutuldum kıza… Yani tam olarak anlatamıyorum. Anlatabileceğimi de sanmıyorum aslına bakarsan. Nasıl anlatabilirsin ki? Sen mesela neydi adı, hani şu şeyde yurtta kaldığın zamanlarda çıkıyordunuz… Esmer olanı yahu! Dur dur söyleme, dilimin ucunda, dur hatırlayacağım. Hah Necla’yı diyorum. Ne kızdı ama! Şanslı kerata seni, nasıl tavladığını hâlâ anlamış değilim… Hele yurttan kaçıp kaçıp eve getirirdin ya… Sen var ya sen! Neyse ne diyordum ben. Hah hatırladım. Aşk diyordum: AŞK… Ne menem saçma şeydir değil mi! Yok be ne saçması dünyanın en güzel şeyi. Gerçi benim için biraz acıklı bitti ama olsun… En azından şu fâni dünyada tatmadan ölmemiş olacağım. Hoş bazen düşünüyorum da aşk mıydı bu diyorum. Ama hemen sonra aşktı tabi diyorum aşk değildi de neydi? Eğer aşk bu değildiyse o zaman neydi yahu diyorum… Başka bir açıklaması olamaz yaşadıklarımın, yaşadıklarımızın. Sonu kötü bitti be! Bitmeyeydi ya da ne bileyim biteydi de böyle bitmeyeydi daha kıyak olurdu. Bazen bir şey daha düşünüyorum gerçi, yoksa diyorum, aşk değildi benimkisi de ayrılınca mı aşk oldu? Hani bazıları diyorlar ya, onlar da ne garip adamlar be! Bizim yerimize düşünüp bizim yerimize yazarlar, bizim için yaşadıklarını söyleyenler bile var aralarında. Sanki onlardan bizim için yaşamalarını isteyen olmuş gibi… Ne garip değil mi? Daldan dala konuyorum! Beni toparlasana be adam… Biz senlen dost değil miyiz? Yoksa sen de diğerleri gibi mi yapacaksın! Ben ayrıldıktan sonra Eflatun’dan, bir de baktım kimse kalmamış etrafımda. Şöyle bir düşündüm. Bak yine düşündüm. Ne kadar düşünmeyim unutayım desem de yine aynı yere geliyorum. Biri çıkıp da “yahu nedir seni ona bu kadar bağlayan şey!” demiyor. Ne bileyim zaten, nereden bileyim ki beni ona bağlayan şeyi. Birileri diyor işte, adına AŞK demişler. İster fani ister uhrevi olsun bir kadını bir adamı ya da herhangi bir varlığı fazla sevip sayıyorsan ya da hırsından onu parçalara bölmek istiyorsan buna aşk demişler… Hem bazılarına göre bunun bir süresi varmış. Nasıl yani? Ne süresi be adamlar! Sevmişsen, deli gibi sevmişsen sevmişsindir bunun için zaman hesabı mı tutulur. Yok efendim hormonlardaki dengesizlikmiş, yok efendim beş hafta da sürebilirmiş beş yıl da elli yıl da! Bak hele bak bak… Hem bir sınırı var diyorlar hem sınırın nerede bittiğini söyleyemiyorlar. Yahu söyleyemeyeceksen ya da ne dediğinden sen de emin değilsen ne diye konuşuyorsun! Hani bilim adamıydın sen, hani bilim insanıydın, hani bilirdin ya da bilmediğini arardın? Eğer bulamadıysan bana söyleme benim de içimi bulandırma öyleydi böyleydi diye! Yine başladım zırvalamaya görüyor musun? Böyle oluyor işte… İçmeyi de sevmiyorum ki, sen de dur demiyorsun. Neymiş efendim bir kadehle sarhoş mu olunurmuş. Olunmaz mı ya da olduysam ben oldum sana ne? Ya da madem oluyorum o zaman kadehin dibini görmeden ses et bana! Yok ama, çilingir sofrası kuruldun mu sen de çıkacaksın zıvanadan ben de… Bu çilingir de ne demekse… Bir yerde okumuştum, neydi kitabın adı neydi neydi neydi… Dur hatırlayacağım, söyleme dur, dur ölümü gör… Nasıl? Zaten bilmiyor musun? Öyle ya bilemezsin tabi, kitabı sana verecektim okuman için. O kadar da çok istemiştin ben de okuyayım diye evet… ama ben unutmuştum. Sonra da Necla’ya vermiştim seni fakültede göremeyince… Tabi o da gidince… Ama ne kızdı be! Köftehor seni. Hep sen götürdün göbekleri bize de hep marullar kaldı! Bak gördün mü anlatırken aklıma gelmiş oldu, yahu sen kızdan ayrıldın, tamam da bari kitabı getirseydi… Tekti sen de biliyorsun, zor bulmuştuk sahafta. Neydi, kelimelerin bize fısıldadıkları mıydı? Ona benzer bir şeydi işte… Kelime kökenleri üzerine bir şeylerdi anlattıkları… Ben ne kadar dağıtıyorsam konuyu sen de bir o kadar toplamıyorsun İsmet! Ne diyordum ben? Eflâtun dedim aşk dedim… Hah hatırladım etrafımda diyordum kimse kalmadı Eflâtun’dan sonra diyordum. Öbürlerine geleceğim, Eflâtun’a bizzat değineceğim, nasıl aldatıldığıma da, aşk denilen kerataya da… Ayakkabı çekeceği gibi mübarek! O olmadan da yaşıyorsun ama o olursa daha kolay geliyor yaşamak… Ama işin kötüsü onun varlığına alıştıktan sonrası… Bir kere alıştın mı bu sefer onsuz ayakkabı giymek öyle zor geliyor ki insana, öyle zor yaşıyorsun ki o kadın çıktıktan sonra böyle afedersin ama sap gibi kalıyorsun. Gerçi afedersin diyecek ne var bunda! Kadın olmazsa erkeğin ne anlamı var? Tersini de diyebilirsin tabi ya da ne bileyim sokaktan bir adam çevirsek o da senin gibi düşünebilir kadın olmazsa erkeğin erkek olmazsa kadının ne anlamı var? Değil mi ya hayat garip bir denge üzerine kurulmuş… Birinden biri eksikse tuzu katılmamış yemek gibi oluyor. Sahi, nedir bu, erken ölmeyim diye yağdan kısanlar, tuzsuz yemek yiyenler. Nasıl yiyorlar be İsmet? Ya da yiyorlar mı? Bence yiyor gibi yapıyorlar. Zîra yağsız tuzsuz bir yemeği bir insan ancak yiyor gibi yapabilir. O ancak yutulur. O da açlıktan ölmeyim diye değil mi İsmet? Bak gördün mü gene uzattım da uzattım. Hepsi elimde tuttuğum bu kadeh yüzünden, hepsi… Neydi ne diyordum ben İsmet? Hah doğru ya! Aşk diyordum, Eflâtun diyordum… İsmet!

2
“Hadi sen de be Fikret!” diyecek oldum; “sen ayıkken de böylesin!” Ama sustum. Susmaya ve dinlemeye devam ettim. Fakat dinlemeye devam ettikçe, sadece bir takım sesler işittiğimin ancak karşımdakini dinlemediğimin ayrımına vardım. Genelde böyle olur zâten. Ne vakit Fikret’le bir araya gelsek tatlı tatlı başlayan hayata dair sohbetlerimiz, o ilk kadehini yarılayınca değişmeye başlar, o değişimle birlikte aramıza garip bir renk girer: Eflâtun! Ne olduğundan, bir insan olduğundan hatta yaşayan bir varlık olduğundan dahi şüphelendiğim iç delici, kalp yıkıcı, Fikret üzücü varlık ötesi bir varlık işte… Öyle ya, bir insan görmediği başka bir insanın varlığından nasıl emin olabilir ki? Üstüne üstlük bu gizemli kadının Fikret gibi içine kapalı, sıkılgan ama çok konuşan bir adamın içip de hafiften sarhoş olmaya başladığı ilk andan itibaren diline pelesenk ettiği bir varlıksa ya da ona göre bir varlık ötesiyse… Nasıl olduğunu hatırlamıyorum. Ama bildiğim bir şey varsa en azından 3-4 yıldır anlatır aynı kadını… Saçları dalgalı, açık renk tenli, Fikret boylarda ama ondan birkaç santim kısa, ama bir kadına göre uzun sayılabilecek bir kadın işte… Bu da ne demekse! Fikret benden birkaç santim uzunsa ben 1,75 civarıysam demek kadın da en az 1,75 civarı bir şey… Evet ortalama bir kadına göre daha uzun. Hoş bunun ne önemi var ya da önemi var mı? Ya da burada uzun bir kadınsa, başka bir memlekette de uzun bir kadın olacak mı bakalım! Saçmalıyorum gene! Bir insanın kullanmaya bir türlü ant içmediği beyni âtıl durumda ölümünü beklerken benim santimler üzerine konuştuklarım çok komik kaçıyor… yoksa diyorum, ben de Fikret gibi miyim? Onu dinlemiyorum ama içime bir Fikret kaçmışçasına da rahat rahat uzun uzun anlatıyorum da anlatıyorum… Allah’tan iç ses diye bir şey var da herkes her konuştuğumuzu duymuyor. Hoş duysalar ne olacak ki! Kim bilir onlar ne düşünüyor, neler konuşuyorlar… Ah Fikret ah! Hepsi senin yüzünden, hepsi senin şu bilinçli aptallığından… Anlat hadi diyeceğim ama şunca zamandır ben iç sesimle tartışırken bir gram olsun susmadın ki zaten… Kapıp koy vermek en iyisi… Fikret! Eee söyle hadi ne oldu bizim Eflâtun’a?
...

Aralık 2011

20 Mart 2012 Salı

Denizci Haikusu

Deniz Kenarında Keşiş, Caspar David Friedrich (1808-1810)

Gemisi batar
karanlık sularında
dolunaysa ay.

12 Mart 2012 Pazartesi

Memelerin düştü aklıma yazamadım...

Düşünen Adam, Auguste Rodin (1906)

Memelerin, memelerin düştü aklıma yazamadım.

Erkekler hep böyle işte! Akıllarına meme düşmeye görsün. Birden dünyaları değişir. Hormonları telaş içinde koşuşmaya başlar. Nerede dolgun, kendinden emin ikişer meme görseler -ya da karşıdan değil de birazcık yandan birer meme- dünyaları değişir; öylece kalırlar oldukları yerde ki hormonları rahatça koşabilsinler…

Evet öyle, benim için öyle mi peki ya? Pek öyle denemez. Ben biraz değişik bir adamım ya da ben de diğer adamlar gibiyim ama bazı şeyleri neden sevdiğimi onlar gibi düşünmemek yerine fazla fazla ciddiye alarak -ki ben hayattaki her şeyi hem çok ciddiye alır hem de hiç ciddiye almam- düşünür, düşünür, düşünürüm.

Sen şimdi kızarsın bana bilirim. Cinsiyetçisin dersin. Ayırıyorsun dersin. Kadınları ikincil varlıklar olarak konumlandırıyorsun dersin. Bilirim bunların hepsini söyler sonra da benim gibiler yüzünden kadınların erkeklerden ne kadar nefret etse az olduğunu söyler de bir güzel paralarsın beni. Parala, kız, ayrımcı belle beni, hatta cinslerden birini diğerinden aşağı görüyorsun de bana. Ama lütfen önce oku yazıyı ondan sonra ne diyeceksen de! Fakat dedim ya, ben elimde olmadan -inan elimde olmadan- bazen gerekli bazen gereksiz şeyleri düşünür de düşünürüm. Huyum kurusun, canım çıksın. Ya da hangisini istiyorsan o başıma gelsin!

Ancak bu sefer düşündüğüm şey bence önemli. Bütün erkekler, hatta ne denli özel birer varlık olduklarını düşünmeyen kadınlar da düşünsün. Yapıverin bir sefer yahu! Korkmayın, düşünmek o kadar zor değil. Tek sorun düşünmenin ağırlığını kaldırabilmekte. Gerçi çoğu zaman sonu hüzün olur düşünmenin. O yüzden çok gülerim mesela, sürekli de etrafımdakileri güldürmeye çalışırım… Böylece düşünmenin ağırlığı bir sonraki düşünceye kadar uçar da gider; içimde bir çocuk ağlar ama dışımda bir adam güler de güler. Hey Allahım, sen ne büyüksün, düşünelim diye vermişsin bu aklı, daldan dala atlayalım ama sonra konuya tekrar dönelim diye… Konu demişken, memeler diyorum yahu, şu dediğimi kulağınıza küpe diye asıverin:

Meme önemlidir arkadaşlar!

Evet öyle! İçindeki feminist canlandı değil mi ya da sen öteki -ama ötekileştirmek anlamındaki öteki değil, bildiğin diğer cinse sesleniyorum- hormonların birden deveran etti değil mi, aklına hevesli ve sevecen memeler gelince?

Hayır, yani evet meme önemlidir ama cinsel bir obje olarak değil. Kaldı ki bir meme -ya da genelde ikiz olduklarını düşünürsek iki meme- cinsel olarak hoş nesneler -kişiye göre de özne- olsalar da ve evet güzel memeleri seviyor olsam da, aslında onların anlamı benim için çok, çok ötededir. Daha yukarıda, daha önem verilecek bir konumdadır, ki bütün kadınlar önemlidir -kötü kalpli olanları hâriç. Kadınların birçoğu bilmese hatta umursamasa da, kadın olmak başka bir şeydir. Erkek olmaktan mutsuz muyum? Hayır. Düşündüğüm zamanlar oldu, daha doğrusu anlar oldu. An işte! Bildiğin kısa zaman dilimi. Neden mi? Çünkü kadın olmak zordur, ağır bir yüktür, toprak olmaktır, içinde büyütmektir bir cenini, doğurmaktır, yetiştirmek, kısa bir kelime ama bütün öğretilerin bir araya gelseler de bir türlü anlatamayacakları “Anne” olmaktır kadın olmak! İçinde bir yaratıcı güçle bilerek ya da bilmeyerek dolaşmaktır. Bahsettiğim güç sanatın yaratıcı gücü değil tabi. O hususta kızmayın ama erkeklerin eline hiçbir kadın su dökemez! Çünkü siz o erkekleri ve diğer kadınları yaratırken, erkekler sadece yaratılmış olan ve Türkçe’de adına KADIN denilen varlığa ithafen üretir de üretirler sanat eserlerini…

Bir konuyu anlatırken başka bir konuya ya da konunun yan yollarına girmekte üstüme yoktur. Ne diyordum ben? Memeler diyordum; önemlidir. Evet öyledir. Düşünün bir kere ey erkekler -tek amacı onları cinsel malzeme olarak görenler!- ey kendini bilmez kadınlar -ki yok mu etrafınızda memelerini cinsel birer nesne olarak kullanmaktan geri durmayan kadınlar!- memeler önemlidir. Çünkü onlar birer hayat yapıcıdır. Aylarca içinde büyüyen, büyüdükçe insan olan, insan olunca doğan ufak tefek varlıklar için can suyu üreten fabrikalardır. Rahim üzerine de onlarca şey söylemeli ama başka zaman. Şimdi, şu an onun yakın arkadaşı olan ve adına meme dediğimiz kutsal varlıklardan bahsetmek istiyorum. Evet, onlar birer hayat yapıcıdır. Düşünsenize, size daha saf, temiz ve besleyici olan Anne Sütünü başka hangi makina ya da hangi varlık verebilir? Bebeksiniz ve anneniz hazır mamalardan size bir seçki sunmak yerine -sağlık problemleri nedeniyle bebeğine kendi sütünü veremeyen anneleri kast etmiyorum haliyle- kendi öz suyunu veriyor memesiyle… Nasıl şanslı bir varlık olduğunuzu, bilinç üstünde anlayamasanız da, iç sesiniz bilmediğiniz bir dilde size sürekli fısıldar: Yeryüzündeki en şanslı varlık sensin! Annen seni içinde büyüttü, tedirgin olsada getirdi şaşkınca kendi ve kendini yıldız sanan güneşin etrafında dönen bu mavi gezegene ve şimdi seni koruyucu kolları arasında sımsıkı sararken sana can suyunu veriyor. Daha ne istersin be çocuk! Birkaç yıl sürecek olan bu keyfin ve güvenin tadını çıkar… Ama üzülme yıllar çabuk geçiyor ve ben büyüyorum diye. Çünkü kadın dediğin varlık duruma göre isim değiştirse de -anne, kız kardeş, sevgili, teyze, hala neyse işte onların hepsi- yine memeli varlıklardır ve ne vakit güven duymak istersen başını teyzenin, eşinin ya da yoldan geçen ama yapacağın hareketi yadsımayacak herhangi bir kadının göğsüne -yani aslında memesine- yaslayabilirsin. Çünkü kadınlar dedim ya, -rahimlerini saymazsak- belki de sırf memeleri yüzünden kutsal varlıklardır ve onlar mutlaka erkekleri korumak için bu dünyaya gönderilmiş -evet yine kötü kadınları dışarıda bırakıyorum- meleklerdir.

Söyle bakalım hâlâ paralamak istiyor musun beni? Ya da söyle Allahaşkına sence ben kadınları kutsal varlıklar olarak mı görüyorum yoksa cinsiyetçi aptalın teki miyim? Yo yo sen şimdi bu sefer de benim çocukluğuma gitmek, oralarda bunları düşünmeme ve saçmalamama neden olan ne var acaba diye sorular sormak istersin. Öyle ya, memeler üzerine bu kadar çok şey yazıp aslında can suyudur o, anne olmanın özetidir, içinden ve içten geleni sunmaktır demekten öteye gidemeyen bir yazıya tabi ki kulp takman gerekir…

Ne demiştim yazının başında yahu? Baksanıza karışık bir şey oldu bu yazı. Evet, memelerin düştü aklıma yazamadım.